Kur'an Nedir, Tarifi Nasıldır?
| Kur'an Nedir? Tarifi Nasıldır? Kur'an: Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi.. ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi.. ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri.. ve zeminde ve gökte gizli esma-i İlahiyenin manevî hazinelerinin keşşafı.. ve sutûr-u hâdisatın altında muzmer hakaikin miftahı.. ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı.. ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan ve âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmaniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesi.. ve şu İslâmiyet âlem-i manevîsinin güneşi, temeli, hendesesi.. ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası.. ve zât ve sıfât ve esma ve şuun-u İlahiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı katıı, tercüman-ı satıı.. ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi.. ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetin mâ' ve ziyası.. ve nev'-i beşerin hikmet-i hakikiyesi.. ve insaniyeti saadete sevkeden hakikî mürşidi ve hâdîsi... ve insanlara hem bir kitâb-ı şeriat, hem bir kitâb-ı dua, hem bir kitâb-ı hikmet, hem bir kitâb-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitâb-ı zikir, hem bir kitâb-ı fikir, hem insanın bütün hâcât-ı maneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi' bir kitâb-ı mukaddes.. hem bütün evliya ve sıddıkînin ve urefa ve muhakkikînin muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütübhane hükmünde bir kitâb-ı semavîdir. Kur'an Arş-ı Âzamdan, İsm-i Âzamdan, her ismin mertebe-i âzamından geldiği için, Onikinci Söz'de beyan ve isbat edildiği gibi; Kur'an, bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah'ın kelâmıdır. Hem bütün mevcudatın İlâhı ünvanıyla Allah'ın fermanıdır. Hem bütün semavat ve arzın Hâlıkı namına bir hitabdır. Hem Rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. Hem rahmet-i vasia-i muhita nokta-i nazarında bir defter-i iltifâtât-ı Rahmaniyedir. Hem Ulûhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır. Hem ism-i azamın muhitinden nüzul ile arş-ı azamın bütün muhatına bakan ve teftiş eden hikmet-feşan bir kitab-ı mukaddes'tir. Ve şu sırdandır ki, "Kelâmullah" ünvanı kemal-i liyakatla Kur'ana verilmiş ve daima da veriliyor. Kur'andan sonra sair enbiyanın kütüb ve suhufları derecesi gelir. Sair nihayetsiz kelimat-ı İlahiyenin ise bir kısmı dahi has bir itibarla, cüz'î bir ünvan ile, hususî bir tecelli ile, cüz'î bir isim ile ve has bir rububiyet ile ve mahsus bir saltanat ile ve hususî bir rahmet ile zâhir olan ilhamat suretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvanatın ilhamları, külliyet ve hususiyet itibariyle çok muhteliftir. Kur'an; asırları muhtelif bütün enbiyanın kitaplarını ve meşrepleri muhtelif bütün evliyanın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyanın eserlerini icmalen tazammun eden ve cihat-ı sittesi parlak ve evham ve şübehatın zulümatından musaffa ve nokta-i istinadı bilyakîn vahy-i semavî ve kelâm-ı ezelî.. ve hedefi ve gayesi, bilmüşahede saadet-i ebediye.. içi, bilbedahe hâlis hidayet.. üstü, bizzarure envar-ı iman.. altı, biilmelyakîn delil ve bürhan.. sağı, bittecrübe teslim-i kalb ve vicdan.. solu, biaynelyakîn teshir-i akıl ve iz'an.. meyvesi, bihakkalyakîn rahmet-i Rahman ve dâr-ı cinan.. makamı ve revacı, bilhads-is sadık makbul-ü melek ve ins ü cân bir kitab-ı semavîdir. Said Nursî |
Bismillah neden her hayrın başıdır?
| Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcûdâtın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır. Bismillah ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak dinle!. Şöyle ki: Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himeyesine girsin. Tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedârik edebilsin. Yoksa tek başıyle hadsiz düşman ve ihtiyâcatına karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi. Diğeri mağrur... Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı... Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir katı-üt tarîke rast gelse, der: "Ben, filân reisin ismiyle gezerim." Şakî defolur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, târif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu. İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Mâdem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî'si ve Hâkim-i Ezelî'sinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın. Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm'in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçı yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır. Başta demiştik: Bütün mevcûdât, lisan-ı hal ile Bismillah der. Öyle mi? Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi. Bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket "etmiyor. Belki o bir askerdir. Devlet namına hareket eder. Bir padişah kuvvetine istinad eder. Öyle de her şey, Cenâb-ı Hakk'ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç, Bismillah der. Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan, Bismillah der. Matbaha-i Kudret'ten bir kazan olur ki: Çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der. Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak namına en lâtif, en nazif, âb-ı hayat gibi "bir gıdayı takdim ediyorlar. Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der. Sert olan taş ve toprağı deler geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona müsahhar olur. Evet havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühuletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiiyunun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salabet ve hararet dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Mûsa (A.S.) gibi فَقُلْنَا اضْرِبْْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ emrine imtisâl ederek taşları şakk eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer aza-yı İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete karşı يَا نَارُ كُونِى بَرْدًا وَ سَلاَمًا âyetini okuyorlar. Mâdem her şey mânen Bismillah der. Allah namına Allah'ın ni'etlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillah demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız... Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor? Elcevab: Evet o Mün'im-i Hakikî, bizden o kıymettar ni'metlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir. Biri: Zikir. Biri: Şükür. Biri: Fikir'dir. Başta "Bismillah" zikirdir. Âhirde "Elhamdülillah" şükürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i san'at olan nimetler Ehad-i Samed'in mu'cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derketmek fikirdir. Bir pâdşahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zâhirî mün'imleri medih ve muhabbet edip, Mün'im-i Hakikî'yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir. Ey nefis! böyle ebleh olmamak istersen; Allah nâmına ver, Allah nâmına al, Allah nâmına başla, Allah nâmına işle. Vesselâm. * * * |
Bu Parça Altın ve Elmas İle Yazılsa Liyakatı var
| Bu Parça Altın ve Elmas İle Yazılsa Liyakatı var Evet sâbıkan bahsi geçmiş: Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi; وَمَارَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ sırrıyla aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde onları inhizama sevketmesi; وَانْشَقَّ الْقَمَرُ nassı ile aynı avucunun parmağıyla Kamer'i iki parça etmesi; ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi; ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması, elbette o mübarek el, ne kadar hârika bir mu'cize-i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir. Güya ahbab içinde o elin avucu küçük bir zikirhane-i Sübhanîdir ki, küçücük taşlar dahi içine girse, zikir ve tesbih ederler. Ve a'daya karşı küçücük bir cephane-i Rabbanîdir ki; içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur. Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmanîdir ki, hangi derde temas etse derman olur. Ve celâl ile kalktığı vakit, Kamer'i parçalayıp Kab-ı Kavseyn şeklini verir; ve cemâl ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer. Acaba böyle bir zâtın bir tek eli, böyle acib mu'cizata mazhar ve medar olsa; o zâtın Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve davasında ne kadar sâdık bulunduğu ve o el ile biat edenler, ne kadar bahtiyar olacakları, bedahet derecesinde anlaşılmaz mı?.. |
Ramazan-ı Şerife dairdir
| Birinci Kısmın âhirinde şeâir-i İslâmiyeden bir nebze bahsedildiğinden, şeâirin içinde en parlak ve muhteşem olan Ramazan-ı Şerife dair olan bu İkinci Kısımda, bir kısım hikmetleri zikredilecektir. Bu İkinci Kısım, Ramazan-ı Şerifin pek çok hikmetlerinden dokuz hikmeti beyan eden Dokuz nüktedir. |

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِۤى اُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى للِنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِ
BİRİNCİ NÜKTE
Ramazan-ı Şerifteki savm, İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeâir-i İslâmiyenin âzamlarındandır.
İşte, Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri, hem Cenâb-ı Hakkın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlâhiyenin şükrüne bakar hikmetleri var.
Cenâb-ı Hakkın rububiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Cenâb-ı Hak, zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde halk ettiği ve bütün envâ-ı nimeti o sofrada مِنْ حَيْثُ لاَ يَحْتَسِبُ bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemâl-i rububiyetini ve Rahmâniyet ve Rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar, gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde, o vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremiyor, bazan unutuyor. Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman, birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelînin ziyafetine davet edilmiş bir surette, akşama yakın “Buyurunuz” emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubûdiyetkârâne göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli Rahmâniyete karşı, vüs’atli ve azametli ve intizamlı bir ubûdiyetle mukabele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubûdiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar, insan ismine lâyık mıdırlar?
İKİNCİ NÜKTE
Ramazan-ı Mübareğin savmı, Cenâb-ı Hakkın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Birinci Sözde denildiği gibi, bir padişahın matbahından bir tablacının getirdiği taamlar bir fiyat ister. tablacıya bahşiş verildiği halde, çok kıymettar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu in’âm edeni tanımamak nihayet derecede bir belâhet olduğu gibi; Cenâb-ı Hak, hadsiz envâ-ı nimetini nev-i beşere zemin yüzünde neşretmiş, ona mukàbil, o nimetlerin fiyatı olarak şükür istiyor. O nimetlerin zâhirî esbabı ve ashabı, tablacı hükmündedirler. O tablacılara bir fiyat veriyoruz, onlara minnettar oluyoruz. Hattâ, müstehak olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Halbuki, Mün’im-i hakikî, o esbabdan hadsiz derecede, o nimet vasıtasıyla şükre lâyıktır. İşte Ona teşekkür etmek, o nimetleri doğrudan doğruya Ondan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.
İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü, sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Halbuki, iftar vaktinde, o kuru ekmek, bir mü’minin nazarında çok kıymettar bir nimet-i İlâhiye olduğuna kuvve-i zâikası şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü mânevîye mazhar olur.
Hem gündüzdeki yemekten memnûiyeti cihetiyle, “O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenâvülünde hür değilim. Demek başkasının malıdır ve in’âmıdır; Onun emrini bekliyorum” diye, nimeti nimet bilir, bir şükr-ü mânevî eder.
İşte, bu suretle oruç çok cihetlerle hakikî vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Oruç, hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye baktığı cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
İnsanlar maişet cihetinde muhtelif bir surette halk edilmişler. Cenâb-ı Hak, o ihtilâfa binaen, zenginleri fukaraların muavenetine davet ediyor. Halbuki, zenginler fukaranın acınacak acı hallerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefisperest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez. Bu cihette insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, şükr-ü hakikînin bir esasıdır. Hangi fert olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir; ona karşı şefkate mükelleftir. Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vasıtasıyla muavenete mükellef olduğu ihsanı ve yardımı yapamaz, yapsa da tam olamaz. Çünkü, hakikî o hâleti kendi nefsinde hissetmiyor.
DÖRDÜNCÜ NÜKTE
Ramazan-ı Şerifteki oruç, nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telâkki eder. Hattâ, mevhum bir rububiyet ve keyfemâyeşâ hareketi, fıtrî olarak arzu eder. hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. hususan, dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmişse, bütün bütün gasıbâne, hırsızcasına, nimet-i İlâhiyeyi hayvan gibi yutar.
İşte, Ramazan-ı Şerifte, en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi mâlik değil, memlûktür; hür değil, abddir. Emrolunmazsa, en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye, mevhum rububiyeti kırılır, ubûdiyeti takınır, hakikî vazifesi olan şükre girer.
BEŞİNCİ NÜKTE
Ramazan-ı Şerifin orucu, nefsin tehzib-i ahlâkına ve serkeşâne muamelelerinden vazgeçmesi cihetine baktığı noktasındaki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:
Nefs-i insaniye gafletle kendini unutuyor. mahiyetindeki hadsiz aczi, nihayetsiz fakrı, gayet derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez. Hem ne kadar zayıf ve zevâle maruz ve musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur, dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez. Adeta polattan bir vücudu var gibi, lâyemûtâne, kendini ebedî tahayyül eder gibi dünyaya saldırır. Şedit bir hırs ve tamahla ve şiddetli alâka ve muhabbetle dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaatli şeylere bağlanır. Hem kendini kemâl-i şefkatle terbiye eden Hâlıkını unutur. Hem netice-i hayatını ve hayat-ı uhreviyesini düşünmez; ahlâk-ı seyyie içinde yuvarlanır.
İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, en gafillere ve mütemerridlere, zaafını ve aczini ve fakrını ihsas ediyor. Açlık vasıtasıyla midesini düşünüyor; midesindeki ihtiyacını anlar. Zayıf vücudu ne derece çürük olduğunu hatırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derk eder. nefsin firavunluğunu bırakıp, kemâl-i acz ve fakr ile dergâh-ı İlâhiyeye ilticaya bir arzu hisseder ve bir şükr-ü mânevî eliyle rahmet kapısını çalmaya hazırlanır—eğer gaflet kalbini bozmamışsa!
ALTINCI NÜKTE
Ramazan-ı Şerifin sıyâmı, Kur’ân-ı Hakîmin nüzulüne baktığı cihetle ve Ramazan-ı Şerif, Kur’ân-ı Hakîmin en mühim zaman-ı nüzulü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:
Kur’ân-ı Hakîm, madem şehr-i Ramazan’da nüzul etmiş. O Kur’ân’ın zaman-ı nüzulunu istihzar ile, o semâvî hitabı hüsn-ü istikbal etmek için Ramazan-ı Şerifte nefsin hâcât-ı süfliyesinden ve mâlâyâniyat hâlâttan tecerrüt ve ëkl ve şürbün terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek ve bir surette o Kur’ân’ı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitâbât-ı İlâhiyeyi güya geldiği ân-ı nüzulünde dinlemek ve o hitabı Resul-i Ekremden (a.s.m.) işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrâil’den, belki Mütekellim-i Ezelîden dinliyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olur. Ve kendisi tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur’ân’ın hikmet-i nüzulünü bir derece göstermektir.
Evet, Ramazan-ı Şerifte güya âlem-i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor. Öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar, o mescid-i ekberin köşelerinde o Kur’ân’ı, o hitab-ı semâvîyi arzlılara işittiriyorlar. Her Ramazan,
شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِۤى اُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْاٰنُ âyetini, nuranî, parlak bir tarzda gösteriyor; Ramazan Kur’ân ayı olduğunu ispat ediyor. O cemaat-i uzmânın sair efradları, bazıları huşû ile o hâfızları dinlerler. Diğerleri kendi kendine okurlar.
Şöyle bir vaziyetteki bir mescid-i mukaddeste, nefs-i süflînin hevesâtına tâbi olup, yemek içmekle o vaziyet-i nuranîden çıkmak ne kadar çirkinse ve o mesciddeki cemaatin mânevî nefretine ne kadar hedef ise, öyle de, Ramazan-ı Şerifte ehl-i sıyâma muhalefet edenler de o derece umum âlem-i İslâmın mânevî nefretine ve tahkirine hedeftir.
YEDİNCİ NÜKTE
Ramazan’ın sıyâmı, dünyada âhiret için ziraat ve ticaret etmeye gelen nev-i insanın kazancına baktığı cihetteki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a’mâl, bire bindir. Kur’ân-ı Hakîmin, nass-ı hadisle, herbir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir. Ramazan-ı Şerifte herbir harfin on değil, bin; ve Âyetü’l-Kürsî gibi âyetlerin herbir harfi binler; ve Ramazan-ı Şerifin Cumalarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadirde otuz bin hasene sayılır. Evet, herbir harfi otuz bin bâki meyveler veren Kur’ân-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki, milyonlarla o bâki meyveleri Ramazan-ı Şerifte mü’minlere kazandırır. İşte, gel, bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bak, seyret ve düşün ki, bu hurufâtın kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasârette olduğunu anla.
İşte, Ramazan-ı Şerif adeta bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve uhrevî hasılat için gayet münbit bir zemindir. Ve neşvünemâ-i a’mâl için, bahardaki mâ-i Nisandır. Saltanat-ı rububiyet-i İlâhiyeye karşı ubûdiyet-i beşeriyenin resmigeçit yapmasına en parlak, kudsî bir bayram hükmündedir. Ve öyle olduğundan, yemek içmek gibi nefsin gafletle hayvanî hâcâtına ve mâlâyâni ve hevâperestâne müştehiyâta girmemek için, oruçla mükellef olmuş. güya muvakkaten hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaziyetine veyahut âhiret ticaretine girdiği için, dünyevî hâcâtını muvakkaten bırakmakla, uhrevî bir adam ve tecessüden tezahür etmiş bir ruh vaziyetine girerek, savmı ile Samediyete bir nevi âyinedarlık etmektir.
Evet, Ramazan-ı Şerif, bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta, bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır. Evet, birtek Ramazan, seksen sene bir ömür semerâtını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, nass-ı Kur’ân ile, bin aydan daha hayırlı olduğu, bu sırra bir hüccet-i kàtıadır.
Evet, nasıl ki bir padişah, müddet-i saltanatında, belki her senede, ya cülûs-u hümayun namıyla veyahut başka bir şâşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. raiyetini, o günde umumî kanunlar dairesinde değil, belki hususî ihsânâtına ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık milletini has teveccühüne mazhar eder. Öyle de, Ezel ve Ebed Sultanı olan on sekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelâli, o on sekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlişânı olan Kur’ân-ı Hakîmi, Ramazan-ı Şerifte inzal eylemiş. Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlâhî ve bir meşher-i Rabbânî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, mukteza-yı hikmettir.
Madem Ramazan o bayramdır. Elbette bir derece süflî ve hayvanî meşagilden insanları çekmek için, oruca emredilecek. Ve o orucun ekmeli ise, mide gibi bütün duyguları, gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır. Yani, muharremattan, mâlâyâniyattan çekmek ve herbirisine mahsus ubûdiyete sevk etmektir. Meselâ, dilini yalandan, gıybetten ve galiz tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak; ve o lisanı, tilâvet-i Kur’ân ve zikir ve tesbih ve salâvat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek; meselâ gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri işitmekten men edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur’ân dinlemeye sarf etmek gibi, sair cihazata da bir YEDİ KUTSAL GERÇEK nur dostumdan alıntı
- Kaç yıldır benim yanımdasın?
- 20 yıldır efendim
- Bu zaman süresince benden ne öğrendin?
- Hiçbir şeyle değişmeyeceğim yedi gerçek öğrendim.
- Ömrüm seninle geçtiği halde topu topu 7 gerçek mi öğrendin?
- Evet.
- Söyle bakalım öyleyse neler öğrendin?
- Baktım ki herkes bir şeyi dost ediniyor, ona gönül verip
bağlanıyor. Ancak, bunların hemen hepsi insanı yarı yolda
bırakıyor. Ben ise, beni hiç bırakmayacak, ölümden sonra bile
benimle gelecek şeyleri aradım. Ve dost olarak iyilikleri seçtim
kendime. Ki, onlar sonsuz bir yükselme yolculuğuna çıkmış
insanoğlunun hiç tükenmeyecek azığı ve en gerçek dostlarıdır.
- Çok güzel, ikincisi ne bakalım?
- Baktım ki, insanların bir çoğu geçici dünya değerlerine dört elle
sarılmış onları koruyor, kasalarda saklıyor, kaybolmaması için
her çareye başvuruyor. Kimi zenginliğine, kimi güzelliğine,
kimi ününe tutunmuş sımsıkı, onları elden çıkarmamak için
çırpınıp duruyor. Oysa ben varlığımı ve bütün isteklerimi
O'na satıp, gönlümü yalnız O'nun sevgisine açtım.
- Devam et!
- İnsanların üstün olmak için birbirleriyle yarıştıklarını gördüm.
Ancak bir çoğu üstünlüğü yanlış yerlerde arıyor ve birbirinin üstüne
basarak yükselmek istiyordu. Bunun üzerine üstünlüğü geçici
dünya değerlerinde değil, akıl ve ahlâkça yükselmekte, kötülüklerin
her çeşidinden el etek çekip, iyiliklere vasıta olmakta aradım.
- Devam et yavrum.
- Yine baktım ki, insanlar sabahtan akşama birbirleriyle uğraşıyor,
boş yere hayatı zehir ediyorlar kendilerine. Bütün bunların
benlik, bencillik ve çekememezlikten ileri geldiğini gördüm.
Ve gönlümü bu kirlerden arıtarak, herkesle dost olup,
huzur ve güven içinde yaşamanın yolunu buldum.
- Sonra?
- Nedense herkes hatasının sebebini hep dışta arıyor ve başkalarını
suçlamak yoluna sapıyordu. Böylece suçlarının örtüsü altına saklanıyordu.
Oysa insanın başına ne geliyorsa kendi yüzünden ve kendi eliyle
geliyordu. Bunu bilip yalnız kendimle cenge girerek, nefsimin iradesine
uymamaya ve vesvese verenin ağına düşmemeye çalıştım.
- Doğru. . .
- Baktım ki insanlar şu bir lokma ekmek ve dünya geçimi için helal
haram demeden, her türlü hakkı çiğnemekten çekinmiyorlar. Hem
başkalarının hakkını alıp onları yoksul bırakmakla, hem de bu
haksızlığın azabını ağır bir yük gibi vicdanlarında taşımakla iki
kere kötülük etmiş oluyorlar. Oysa doğru yaşanıldığında ve hakça
bölüşüldüğünde dünya nimetleri insanlara yeter de artardı bile.
- Ve yedinci?
- Yedinci olarak şunu gördüm ki, insanlar bir şeye dayanmak ve
güvenmek ihtiyacındadırlar. Kimi zenginliğine, kimi güzelliğine. . .
Bunların hepsi de bir süre sonra yıkılacak eğreti desteklerdir.
Ben ise yalnız O'na sığınıp yalnız O'ndan yardım diledim.
Ve bunun karşılığı sonsuz bir güven oldu.
- Seni tebrik ederim evladım. Ben de yıllar yılı bütün
din kitaplarını inceledim.
Hepsinin bu 7 gerçek etrafında döndüğünü tespit ettim....
Yaratılan Her Şey Allah'a Aynadır
Allahın Varlığına İcmâlî Birkaç Delîl
|
Varın isbatı yokun isbatından her zaman daha kolaydır. Bir elma cinsinin yeryüzünde bulunduğunu, bir tek elmayı göstermekle isbât edebiliriz. Halbuki yokluğunu iddiâ eden kimse bütün yeryüzünü, hattâ kâinatı dolaşıp, ancak ondan sonra onun yokluğunu isbat edebilir. Bu ise, imkânsızlık çapında bir zorluk demektir. Öyleyse diyebiliriz ki, yok hiçbir zaman isbat edilemez... İki isbat edici, binlerce nefy ve inkâr ediciye tercih edilir. İki kişi aynı hakikatta ittifak etmişse, binlerce insanın kendi dar pencerelerinden şahsî bakışlarıyla onu inkârları hiçbir değer ifâde etmez. Bir sarayın kapılarından 999u açık, biri kapalı olsa, kimse o saraya girilemeyeceğini iddia edemez. İşte inkârcı, devamlı sûrette kapalı olan o bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister. Aslında o kapı da, onun ve onun gibi olanların gözlerine çekilmiş perde sebebiyle onların ruh dünyâlarına kapalıdır. Mümin için kapalı kapı yoktur. Yeter ki gözlerini yummasın!... Zaten 999u herkese açıktır. Hem de ardına kadar... İşte o kapı ve o delîllerden bir kaçı: 1- İmkân Delîli Âlem, mümkinât nevindendir. Yani varlık ve yokluğu müsâvidir. Varolduğu gibi, olmayabilir de. Varolurken de, hadsiz oluş keyfiyetlerinden herhangi birinin olması imkân dahilindedir. Yani en az varolan kadar olmayan da varolma şansına sahiptir. Her mümkin ise, kendi dışındaki bir sebebe bağlıdır. Öyleyse önce varolmayı, sonra da varolma şekil ve keyfiyetini, olmamaya ve olması mümkün diğer şekil ve keyfiyetlere tercih eden birisi vardır. O da Allah (cc)dır. 2- Hudûs Delîli Âlem mütegayyirdir, durmadan değişiyor. Değişen herşey sonradan olmuştur. Bu bakımdan madde ezelî olamaz. Evet, maddenin termodinamik kanununa göre sürekli yokluğa doğru kayması, kâinatın durmadan genişlemesi, güneşin süratle tükenişe doğru yol alması gibi vakalar, varlığın bir başlangıcı olduğunu gösteriyor. Sonradan olan her varlığın bir yaratıcısı vardır; illetsiz malûl, sebepsiz netice ve sanatkârsız sanat mümkün değildir. Sebebler ise zincirleme devam edip sonsuza kadar gidemez. Öyleyse durmadan değişen, ezelî olmayıp sonradan meydana gelen ve bir ilk sebebe muhtaç olan şu madde âleminin de bir muhdisi vardır. O da Allah (cc)dır. 3- Hayat Delîli Hayat şeffaf bir muammâ!.. Evet o, zâhirî sebeplerle izah edilemeyecek kadar düşündürücü ve Yaratıcı Güce delalet etmesi bakımından da şeffaftır. Evet o, doğrudan doğruya Yaratıcısını gösterir ve ilân eder. O, muammâ oluşuyla ilim adamlarını, şeffafiyetiyle de avamdan insanları büyüleyen sihirli bir vakadır. Ve hayat âdeta hâl diliyle: “Beni var edip yaratan ancak Allah (cc)dır” der.. 4- İntizâm Delîli Her varlık kendi parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içinde olduğu gibi, bütün kâinat da kendisini meydana getiren varlık parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içindedir. Bu ise bir nizam ve intizamın varlığını haber veren yanıltmaz bir delildir ve bir Nâzıma delalet eder ki, O da ancak Allah (cc)dır. 5- Sanat Delîli Atomdan insana, hücreden galaksilere kadar bütün kâinatta ince ve baş döndürücü bir sanat göze çarpmaktadır. Evet, bir baştan bir başa kâinattaki her eser: Çok büyük sanat değerine sahiptir; Çok kıymetlidir; Çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır; Çok sayıda olmaktadır; Karışık ve çeşit çeşittir; Devamlıdır. Halbuki, zâhire göre kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık yapılan işlerde sanat ve kıymet olmaması gerekir. Ancak yapan Allah (cc) olursa, o zaman herşey değişir ve zıtlar biraraya gelir!. 6- Hikmet Ve Gâye Delîli Her varlıkta kendine mahsus bir gâye, bir maksad, bir fayda ve bir netice takip edildiği göze çarpmakta ve bir zerrede dahi abes, gâyesizlik, manâsızlık ve israf sayılacak herhangi bir durum müşâhede edilmemektedir. Halbuki, ne madde aleminde, ne bitki ve hayvanât dünyasında, ne de eşya ve hâdiselerde şuur ve idrâk mevcut değildir ki, bu gayeler silsilesi takip edilebilsin.. öyle ise, Kâinattaki bu şuurlu işleyişi ve bu hikmet ve gâyeleri ancak Allah (cc)a isnad etmekle makul bir yol tutmuş olabiliriz. 7- Şefkat-Merhamet Ve Rızık Delîli Bütün yaratıkların ve bilhassa insanın ihtiyacı sonsuz, ihtiyarı ise bir hiç hükmündedir. Öyleyken, bütün ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları hiç ümit edilmeyen yerden ve hiç ümit edilmeyen bir tarzda, kimin neye ne kadar ihtiyacı varsa, o keyfiyet ve miktarda karşılanmaktadır. Yardım gönderilmesi, gönderilen bu yardımın ihtiyaca tam cevap vermesi açıkca isbât ediyor ki, bütün bu ihtiyaçlara, herşeye kendisinden daha yakın bir şefkat eli cevap vermektedir. Kâinat çapında işleyen ve sonsuza kadar da işleyecek olan bu sistemli şefkat, merhamet ve rızıklandırma, bütün bu işleri yapabilme sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da münezzeh bir Zât-ı Akdesi anlatmakta ve isbât etmektedir. 8- Yardımlaşma Delîli Biribirine en yakın olandan en uzak olana kadar, bütün mahlûkat birbirlerinin yardımına koşuyor. Aralarında hiç münasebet bulunmayan iki ayrı varlık cins ve nevi, böyle bir yardımlaşmada âdetâ aynı bütünün parçaları haline gelip birbirini tekmil edip tamamlıyor. Düşünmeli ki, bakteriler, solucanlar ve toprak elbirliği içinde ve aynı gâye etrafında toplanıp bitkilerin imdâdına koşuyor ve bu imdâda koşuş tekerrür edip duruyor. Akıl ve şuurdan mahrum bu varlıkların, aklı hayret ve şuuru hayranlık içinde bırakan bu faaliyetleri, perde arkasında Vâcib-ül Vücud bir Zâtın hikmet dolu faaliyetini gözler önüne sermektedir. Yani bütün kâinat, bu yardımlaşma diliyle “Allah” demektedir... 9- Temizlik Delîli İnsandan arza, arzdan semânın derinliklerine kadar bütün kâinattaki nezafet ve temizlik, başlı başına bir delîl olarak, bize Kuddûs ismiyle müsemma bir Zât (cc)ı anlatmaktadır. Evet, toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice yırtıcı kuşlar.. rüzgâr, yağmur ve kar.. denizlerde aysbergler ve balıklar; fezamızda atmosfer, semada kara delikler; bünyemizde kanımızı temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran mânevî esintiler, hep Kuddûs isminden haber vermekte ve o ismin verasındaki Zât-ı Mukaddesi göstermektedir. 10- Sîmâlar Delîli Esasen bütün mâhlûkata teşmili mümkün iken, meseleyi müşahhaslaştırmak açısından, sadece insanı ve her insan ferdini diğerlerinden farklı kılan onun en bariz ayırıcı vasfı durumundaki sîmâsını ele alarak mevzûya yaklaşmış olalım: Herhangi bir insanın sîması, en ince teferruatına kadar kendisinden evvel geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine katiyen benzememektedir. Bu kâide, kendisinden sonra gelecekler için de aynen geçerlidir. Bir cihette birbirinin aynı, diğer cihette birbirinden ayrı milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi olması mümkün milyarlarca resimden ayırmak ve herşeyi sonsuz ihtimal yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenâb-ı Hakkı en sağır kulaklara dahi duyuracak kuvvette bir ilândır. Evet, sîmâda yer alan uzuvları başka sîmâlardaki uzuvlardan ayrı yaratmak ve her gözü, mutlak surette diğer gözlerden tefrik ettirici bir özellikle techiz etmek, gözünde fer olmasa bile, sînesinde kalb bulunan her vicdân sahibine, bütün bunları yaratıp sonsuz hikmetlerle donatan Zât (cc)ı gösterir ve tanıttırır.. 11- Sevk-i İlâhî Delîli Yavru ördek, yumurtadan çıktığı anda yüzmesini becerebiliyor. Kozadan çıkan karıncalar, hemen dehliz kazmaya başlıyorlar. Arı, çok kısa zamanda sanat hârikası olan peteği; örümcek ise, gergef inceliğindeki ağını örebiliyor. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, bunlar ve bunlar gibi olanlar başka bir âlemde kendilerine öğretilen mâlumatla ve yaratılıştan gelen bir kâbiliyetle iş görüyorlar. Halbuki insan, her şeyi bu dünyada öğrenmek mecburiyetindedir; hem de varlıklar arasında istidatça en mükemmel yaratık olduğu halde. Demek oluyor ki, diğerlerine bu husûsiyetleri veren bizzat kendileri değil, her yaptığını hikmetle yapan bir Zâttır ki, onlara böyle ihsanda bulunmuş... Kilometrelerce ötede yumurtalarını bırakıp dönen yılan balıklarının yavruları, yumurtadan çıkar çıkmaz yola koyulur ve annelerini sanki elleriyle koymuş gibi bulurlar. Bunu İlâhî bir sevkten başka ne ile izah edebiliriz? Hayvanlarda gördüğümüz bu hârikulâdelik, ancak ve ancak Allah (cc)ın bir vergisi olarak açıklanırsa, işte o zaman buna aklî ve mantikî bir açıklama nazarıyla bakılabilir. Yoksa, başka her yorum, sadece bir safsatadan ibaret kalır.. 12- Rûh Ve Vicdân Delîli Mahiyetini bilmemekle beraber, varlığından kimsenin şüphe etmediği rûhumuzun ve ona ait fonksiyonların cesedimize hükmediş keyfiyeti de, yine Cenâb-ı Hakkı bildiren delîllerdendir. Dünyada Emir Âlemini temsil eden cevher rûhtur ve rûh, bu âleme ancak terakkî ve tekâmül için gelmiştir. Hikmetin neticeye tesiri mevzûmuzun haricinde olduğu için, biz burada yalnızca onun delâlet ettiği noktaya temasla iktifa ediyoruz. Evet, madde âlemiyle mâhiyeti noktasında hiçbir münâsebeti olmayan rûhun kendine mahsûs bir âlemden buraya gönderilişi, olgunlaştırılmaya tâbi tutuluşu ve bunun da belli bir programla yürütülüşü, şüphesiz Cenâb-ı Hakkı ilân eden en mühim delillerden biridir. Diğer taraftan, insandaki iç sezişler ve zâhirî hiçbir sebep yokken Rabbe dönüşler ve Ona yönelişler ve bu hâdiselerin milyonlara ulaşan adette tekrar edilişi açık bir delildir ki, insanda yaratılıştan var olan ve Hakkı bulmanın en mühim vesilelerinden biri durumunda bulunan vicdân, kendi Yaratıcısına, Ona perestiş etme derecesinde meftundur ve bütün varlığıyla Onunla irtibat halindedir. Zaten “Elest Bezmi” nin yanıltmaz şahitlerinden biri de, vicdân değil midir? İşte vicdân, bu şahitliğin hakkına riâyet zarûret ve mecbûriyetinin sevkiyle “Allah” demektedir... 13- Fıtrat Ve Tarih Delîli Her insanda iyi ve güzele karşı bir sevgi, buna mukabil kötü ve çirkine karşı da bir nefret hissinin varlığı, aksi hiç kimsenin hatırından bile geçmeyecek vuzûh ve açıklıkta bir realitedir. Demek oluyor ki, bu duygular, ahlâklı davranma ve iyi işler yapma yönündeki meyilleri ve ahlâksızlıktan ve çirkin davranışlardan da nefret verip kaçınmayı temin eden yapıları itibâriyle delalet etmektedir ki, insana iyiyi, güzeli emreden ve onu kötülük ve çirkin davranışlardan meneden sistemin sahibi kim ise, kendisine bu duyguları veren de, O Zâttır. Bu Zat da, hiç şüphesiz Allah (cc)dır. Dinler tarihi şahittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir manevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zâtla, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zâttır. Ve O da Allah (cc)dır. 14- Duygular Delîli İnsan, binlerce duyguyla techiz edilip donatılmıştır. Her duygu, madde dışı bir âlemden mesaj mahiyeti taşır. Ancak insanda bir duygu daha vardır ki o, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakkı tanıtır. Bu duygu, insanda varolan ebed ve sonsuzluk duygusudur. Bu duygu sebebiyle insan, dâima ebed için didinir ve ebed için çırpınır. Sonlu olan hiçbir şey, onu hakiki manâda tatmin edemez. Ve bu duygu, insana başka bir sonlunun tesiriyle tevdî edilmiş olamaz. Sonlu olan sebeplerin hiç biri, bu sonsuzluk bâdesini sunamaz. Halbuki, bunun varlığı bir vâkıadır, inkârı da kâbil değildir. Öyleyse bu duygu bize, bizi bu duygu ile yaratan Zât tarafından verilmiştir.. Ve, ebedî hayatı da yine O verecektir. 15- İttifak Delîli On tane yalancı, arka arkaya gelip bize evimizin yandığını söylese, bu adamların hayatta bir defa dahi doğru söylediklerini duymamış olmamıza rağmen, “ihtimal” der onlara inanırız. Zirâ ortada bir ittifak hâdisesi var. Halbuki, bahsini ettiğimiz ittifak, binlerce Peygamber, yüzbinlerce evliya ve milyonlarca da inanan insan arasında meydana gelmiş bir ittifaktır. Muhtelif zamanlarda ve ayrı ayrı mekânlarda yaşamış bu insanların ittifak ettiği en birinci nokta, “Allah vardır” hakikatıdır. On yalancının bir yalan üzerindeki ittifakına ehemmiyet verildiği halde, milyonlarca, hem de hayatlarında bir kere dahi yalan söyledikleri duyulmamış Nebîler ve velilerin bu çaptaki ittifakına inanmayan insan nasıl insan olabilir? Ve ona nasıl akıllı denebilir..? 16- Kurân Delîli Kurân-ı Kerimin Kelâmullah olduğunu isbat eden bütün deliller, aynı zamanda Cenâb-ı Hakkın varlığının da bürhanları durumundadır. Kurânın Allah kelâmı olduğuna dâir yüzlerce delil vardır ve bunlar, o mevzû ile alâkalı İslâm kaynaklarında en ince teferruatına kadar tafsil edilmiştir. Biz, meselenin isbât yönünü o eserlere havale ile iktifa ediyoruz. Evet, bütün bu deliller, kendilerine mahsûs dilleriyle “Allah vardır” derler. 17- Peygamberler Delîli Peygamberlerin ve bilhassa Peygamberler Efendisi İki Cihân Serveri (sav)nin peygamberliğini isbât eden bütün deliller de, yine Cenâb-ı Hakkı anlatan bürhanlara dahil edilmelidir. Zirâ Peygamberlerin varlıklarının gayesi, Tevhid, yani Allahın varlık ve birliğini ilân etmektir. Öyleyse, her peygamberin kendi peygamberliğini isbât eden bütün delilleri, aynı zamanda bütünüyle Cenâb-ı Hakkın varlığına da delil olmaktadır. Ne var ki, onların peygamberliğini isbât eden delillerin serdi, şu andaki mevzûmuz dışında kaldığından, teker teker üzerlerinde durmayacağız. Şimdilik sadece şunu arz edelim ki, bir peygamberin hak nebî olduğunu ifâde eden bütün deliller, aynı kuvvetle, hattâ daha da öte bir kuvvetle “Allah vardır ve birdir” demektedir. Bu Makale, Fethullah GÜLEN Hoca efendinin "İnancın Gölgesinde" adlı eserinden alınmıştır.
|
|
İncelikler Peygamberi
|
FELEĞİN tersine döndüğünü düşündüren tablolardı. Ateşe su, suya ateş diyenler; aydınlığı karanlık, karanlığı aydınlık diye tarif edenler vardı. Kök anlamı ‘barış’ ve ‘esenlik’le kardeş olan bir din, nicedir savaşla ve hatta terörle eşanlamlı olarak anılır haldeydi artık. Kız çocuğunu diri diri gömen insanları durduk yerde karıncaya basmaktan, haksız yere en küçük bir cana kıymaktan çekinir hale getiren bir din, kadına düşmanlık, cana düşmanlık, hayata düşmanlık simgesine dönüşmüştü kimi zihinlerde. Cahiliye içindeki bir toplumu alıp kendini bilmenin, haddini bilmenin, Rabbini bilmenin zirvesine ulaştıran; kız çocuğunu diri diri gömen Ömer’i alıp eleğinden geçirip Dicle kenarında ayağı incinen kuzunun dahi tasasını çeker hale dönüştüren; bedevî bir topluluğu medenî bir ümmet haline getiren; ilk şehri Medine’yi bir medeniyet evreni kılan bir dindi o. Ama ne yazık ki, milyonlarca kez yazık ki, gerilik, haksızlık, cahillik ve kabalıkla beraber anılır haldeydi artık. Böylesi bir zaman, feleğin gerçekten tersine döndüğü bir zaman değilse, neydi? Gördüklerimiz, feleğin tersine döndüğünü düşündüren tablolardı. Bu tabloların ortasında, yüreğim yanıyordu. Barış dini İslâm’a barış adına savaş açanların; Eski Dünyanın yarısını kuşatmış bir medeniyetin dinini medeniyet adına redde kalkanların; Çin Seddinin inşasına sebep olmuş bir ırkı terbiye edip görkemli bir medeniyetin sancaktarı kılmış bir dinden kopuşu sözümona medenî milletler hanesine yazılmak adına savunanların arasında, üzgün, çok üzgün, had safhada üzgündüm. Yüreğim yanıyordu. Yüreğimdeki hüznü ve yangını daha da büyüten bir ilave husus ise, bu güzelim dinle birlikte, onun elçisi, rehberi, peygamberi hakkında söylendiğini duyduğum lâflardı. Bir aslanı üç çemberden geçirmeyi başardı diye bir aslan terbiyecisini dakikalarca ayakta alkışlayan insanlar, bir aslanın bile yapmadığı şeyi yapıp öz evladını diri diri toprağa gömen insanları bütün çağların gördüğü en benzersiz terbiyenin eşliğinde adalet, nezaket, medeniyet ve insaniyet timsali kılan bir peygambere kabalık, gerilik ve şiddet yakıştırıyorlardı. Duydukça, insanın ruhunu daraltan şeylerdi bunlar. Zaman oluyor, meydanlara koşup tepelere çıkarak haykırmak; “Hayır! Peygamber sizin bildiğiniz gibi değildi hiçbir zaman! Kesinlikle hayır!” diye gücüm yettiğince bağırmak istiyordum. Hayatını okudukça inceleştiğim, sözlerini anladıkça derinleştiğim, bana beni öğreten, bana benliğimi eritmeyi öğreten, nefsimi eritip inceleştiren o güzelim peygamberin sünnetini ‘çöl âdeti’ diye elinin tersiyle itmeye kalkışan insanlarla bir yüzleşme yaşamam şarttı. Onlar, barış dinine savaş, aydınlık bir medeniyete karanlık, incelikler peygamberine kabalık yakıştıran insanlardı. * * * Gelin görün ki, ortadaki manzaraya yalnız bu açıdan da bakamazdım. Bilmeyenin öğrenmeme, görmeyenin bakmama, anlamayanın düşünmeme kabahati vardı, tamam. Önyargısıyla hareket edenin şartlanmışlığı aşamaması, kötü niyetli yaklaşanın iyiniyetli olamaması da bir hataydı elbette. Ama tablonun öte tarafında, bu yanlışlığı üreten, besleyen, yahut büyüten tutum, tavır ve yaklaşımlar da vardı. Biliyordum; bunlar hiç olmasa bile, birileri kalblerini ve akıllarını bu dine kapalı tutmayı sürdüreceklerdi. Ama şunu da biliyordum; bunlar, kalbini bu dine kapatanların sığınacakları bir mazeret değilse bile, kalbini bu dine açmaya açık nice insanın önünde birer engeldi. İncelikler peygamberine kabalık yakıştıranlar kesinlikle haksızdılar, ama incelikler peygamberinin adını dilinden düşürmediği halde kabalık sergileyenler de haklı veya mazur sayılamazlardı. O yüzdendir ki, yıllar önce, en yüce hislerin içinde karşılık bulduğu nuranî bir saray olarak tarif ettiği İslâmiyetin ‘matem tutmuş bir siyah çadır gibi, bir kısım fukaraya ve bedevîlere ve mürtecilere has olduğunu tahayyül edenler’e serzenişte bulunan, “Ey insafsızlar! Umum âlemi birleştirecek, besleyecek, ziyalandıracak bir istidatta olan hakikat-ı İslâmiyeti nasıl dar buldunuz ki, fukaraya ve mutaassıp bir kısım hocalara tahsis edip, İslâmiyetin yarı ehlini dışarıya atmak istiyorsunuz?” diye haykıran; bu güzelim dini lekelemeye dönük teşebbüslerde bu dinin müntesiplerinin onun özüne uymadığı halde onun adına yaptıkları yanlışların da hissesi olduğunu belirtip, “Şimdiye kadar yalnız düşmanın tarafına bakıp eldeki elmas kılınçla onların tefritlerini kırardım; fakat şimdi mecburum: Öyle dostların terbiyeleri için, onların avamperestane ve ifratkârâne olan hayalâtlarına o kılıncı bir derece iliştireceğim” diyen Bediüzzaman’ın duyduğu ızdırabın bir benzerini, nicedir içimde taşıyordum. Zira, yazık ki, barış dini İslâm’ın müntesipleri arasında, onu savaşla özdeş görenler vardı. Yazık ki, incelikler peygamberinin adını anarak kabalık edenler vardı. Yazık ki, o kudsî nebînin güzelim sünneti adına o sünnetin güzelliğine uymayan yaklaşımlar sergileyen insanlar vardı. Yolda beride, kitaplar arasında, gazete sütunlarında, televizyon ekranlarında, şu veya bu ortamda gördüğüm öyle tablolar vardı ki, İslâm’ın gereği olmadığı halde İslâm adına yapılıyor, İslâm adına yapıldığı için de birilerini İslâm’a karşı mesafeli kılıyordu. Öyle şeyler vardı ki, peygamberin hayatından alınmadığı halde peygamber adına yapılıyor, peygamber adına yapıldığı için de itiraz oklarının peygamberi hedef seçmesine sebep oluyordu. Bunun o derece çok örneği vardı ki... Meselâ, üzerine çiş yapan torununu onun kucağından alıp da “Sen nasıl Resûlullah’ın üstüne çiş yaparsın?” diye pataklamaya kalkışan Ümmü Fadl’ı durdurup “Çocuk bu, yapar” yumuşaklığında bir itirazla torununun fiske yemesine engel olan bir Peygamberin ümmetinden olup, ikide bir çocuk pataklamayı sünnet sanan insan sayısı az mıydı sahi? Kucağında torunları olduğu halde namaza duran, o secdede iken torunu sırtına bindiği için secdesini uzatan, çocuğa müdahale edenlere ise, namazını bitirdikten sonra “Bırakın, çocuk hevesini almış olsun” rahatlığında yaklaşan bir peygamberin ümmeti olarak, küçük çocuklarımızla camilere gittiğimizde hep duyageldiğimiz azar işitme tedirginliği nedendi? Neden birileri, biz Peygamberin çocuklardan esirgemediği bir hal içinde namaz kılarken namazımızın selameti adına çocuklarımızı ellerimizden almaya, ürkütücü seslerle onlara ‘in aşağı’ uyarıları yapmaya, ‘dur-sus!’ ikazlarıyla ortalıkta dolaşmaya mecbur biliyorlardı kendilerini? Mescidde kıldığı namazlarda bir çocuk ağlaması duyduğunda namazı kısa kıldırmayı itiyad edinen; evinde namaz kılıyorken yine duyduğu bir çocuk ağlaması üzerine namazını kısa kesip, ev halkına çocuk ağladığı halde ağlamasına cevap vermedikleri için serzenişte bulunarak, “Onların ağlamalarının beni üzdüğünü bilmiyor musunuz?” diyen bir peygamberin ümmetinden olup, üç yaşındaki çocuklara ‘nefis terbiyesi’ uygulamaya kalkıp onları saatlarce ağlatanlar neyin nesiydi? Hem, zamane insanların asla yetişemediği bir diş temizliğini hayatı boyu sergilemiş Hz. Peygamberin bu iş için kullandığı misvağı herkesin gözü önünde dişlerimizi göstere göstere ağzımızda gezdirirken, ‘diş temizliği’ gibi bir peygamber inceliğini milletin önünde dişini gösterme kabalığıyla birleştirmiş olmuyor muyduk? Hz. Peygamberin yolunu yol edindiğimizi gösterir bir alâmeti, bir izi, bir şeâiri üzerimizde taşır halde dolaşıp, aynı zamanda o kudsî peygamberin zıddına gerine gerine yürümek, sümkürüp yere tükürmek, yüksek sesle ve kaba kelimelerle konuşmak, olmaması gerektiği halde olagelen şeyler değil miydi? Aynı şekilde, yüzünde namaz izi gözüken bir insanın dünyalık işindeki üç kuruşluk bir menfaat için yalan söylemesi, dindarlığıyla tanınan bir insanın israfın bin türlüsüyle yüklü şatafatlı düğünlere yeltenmesi, başörtülü bir hanımın otobüsün ortasında çocuğunu eşek sudan gelircesine dövmesi, dindarâne bir görüntü içindeki bir ailenin fertlerinin yol ortasında birbirlerine kaba kelimelerle hitap edip kavgaya girişmesi.. bunlar ve benzerleri, dindar insanların hepsine teşmil edilmesi mümkün olmayan tablolardı elbette. Dahası, çoğuna, hatta birazına teşmil edilmesi bile mümkün olmayan, ancak azın da azının sergilediği tablolardı. Ne var ki, böylesi tabloların ‘algının seçiciliği’ne kötü niyet bulayanların barış dinini savaş, aydınlık bir medeniyeti karanlık, incelikler peygamberini kabalık ile anmaları için birer malzeme teşkil ettiği de aşikârdı. * * * Peygamber aleyhisselamdan alınmış nice incelik dersine sırtını dönüp yalnızca böylesi malzemeleri devşirenler de masum değildiler elbette. Değildiler ve olamazlardı. Çünkü, iki müthiş haksızlığı ihtiyar ediyorlardı. Haksızlığın ilk veçhesi, yalnızca ‘kötü örnekler’ üzerinde durup, iyi örnekleri gözardı etme alışkanlıklarıyla ilgiliydi. Fakülte yıllarında, ‘para politikası’ dersinde iş ‘faizler’e geldiğinde yüzümdeki tebessümden bir anlam çıkarıp benim şahsımda sınıfa ‘bizim sokakta bir market var, sahibi hacı ama, bir görseniz adamı...” faslına başlayan, sonra hepimizin belki bin milyon kez duyduğu sözleri bir kez daha tekrarlayan bir hocama o vesileyle söylediğim bir sözü, hayatım boyu hatırlamama sebep olan bir durumdu bu. “Bu özellikte hacıların var olabildiğini ben de biliyorum hocam” demiştim kendisine. “Fakat merak ediyorum: Neden size hep böyle hacılar rast geliyor?” Elbette, yalnızca böylesi örnekler rast gelmiyordu. Hatta, böylesi örnekler, çoğunlukta değil, azınlıktaydı. Öteki türlüsünü, daha fazlasını görmeyenler, bu bakımdan, masum değillerdi. Ama, sergiledikleri birtakım davranışlar yüzünden temsil ettikleri bu güzelim dinin güzelliğine ve safiyetine leke getiren insanların da bu sonuçta ciddi katkıları vardı. Bu durumdaki kişilerin yanlışlarını, temsil ettikleri dinin doğrularına saldırı için bahane edinenler, bir haksızlığı da işte bu şekilde gerçekleştirmiş oluyorlardı. Kötü örneklerden hareketle iyi örnekleri lekelemek bir büyük haksızlık olduğu gibi, iyi örneklerin iyiliğinde pay sahibi olduğu halde kötü örneklerin kötülüğünde payı olmayan bir dini suçlu makamına oturtmak feci bir haksızlık, dehşetli bir vicdansızlık, yürek sızlatan bir insafsızlıktı. * * * Öyle ya da böyle, tablo ortadaydı: bir yanda o güzelim dinin güzel peygamberi ve o peygamberi örnek alıp işini ve hayatını güzel eyleyen güzel insanlar, beri yanda o peygamberi güzelce örnek alamayıp kabalık ve yanlışlıklar sergileyen insanlar, karşı tarafta ise o insanların kabalığını güzel insanlara güzellikler öğreten güzel peygamberin tebliğ ettiği güzelim dine sırtını çevirme, hatta bu dine hücum etme gerekçesi kılanlar... Bu tablo içerisinde, herşeye rağmen, bir çıkış yolu vardı. Üstelik öyle kolay bir yoldu ki bu, iyiniyet taşıyan hiçbir kimse uygulamakta asla zorlanmazdı. Bu yolda, bir kere, İslâm adına yapılan ama asla İslâm’ın malı olmayan kabalıkları İslâm’a yakıştıranlar, dindar insanların İslâm adına yaptıkları ama İslâm’ın malı olmayan yanlışlar üzerinden İslâm’a küsmek veya hatta saldırmak yerine, onlara İslâm’ın doğrularını hatırlatma durumundaydı. Meselâ, yalan söyleyen bir dindarın bu yanlışından dolayı yalanı yasaklayan İslâm’a küsmek veya saldırmak yerine, “Yalan söylemeyi yasaklayan bir dine mensup olduğun halde yalan söylüyor olman sana yakışmıyor” diyebilmeli; dindar bir kişiden kaba bir davranış gördüklerinde, o insana mensup olduğu dinin peygamberinin inceliğini hatırlatabilmeliydiler. Böyle yapmaya daha ehil ve daha mecbur olanlar ise, bu dini güzelce yaşamaya çalışan kişiler idi. Onlar da, İslâm adına İslâm’ın malı olmayan kabalıklar sergileyen iman kardeşlerine İslâm’ın malı olan incelikleri bildirmeli; hem, bu inceliklerden yalnızca onları değil, kendisini İslâm’ın dışında gören kişileri de haberdar etmeliydiler. İslâm adına İslâm’ın malı olmayan kabalıkları sergileyenlerin ise, ciddi bir özeleştiriye; “Dindar bir kişi olarak yaptığım bu hareket gerçekten dinimin özüne uyuyor mu?” sorusunun izini sürmeye ihtiyaçları vardı. Bunun da yanısıra, dini yorumlama ve uygulama biçimlerini sünnetin ve hikmetin ışığında bir daha tartıp değerlendirmeleri şarttı. Bütün bunların her kesimden insan tarafından başarılması için ise, öncelikle, bir bilgilenme hamlesi ve gayreti gerekiyordu. İslâm’ın malı olan ile olmayanı, keza İslâm’a ait doğru bir ölçü ile o ölçünün yanlış yorumunu, dahası doğru bir ölçünün doğru yorumu ile o yorumun yanlış uygulamasını ayırma, ve bunun da beraberinde, hangi doğrunun hangi yerde hangi şekilde uygulanacağını bilme imkânı veren bir bilgilenme... Bu bilgilenmenin merkezinde ise, görebildiğim kadarıyla, Kur’ân’ın ‘en güzel örnek’ diye gösterdiği; yine Kur’ân’ın tarifiyle, ‘kendi hevasından konuşmayan,’ ‘âlemler için rahmet,’ ‘insanları Allah yoluna çağırıcı,’ ‘ışık saçan bir kandil’ olarak Hz. Peygamberin hayatı ve şahsiyeti vardı. O ki, onun için, “Allah’ın sizi sevmesini istiyorsanız, O’nun Habibine uyun ki, Allah da sizi sevsin” ölçüsünü getiriyordu Kur’ân. * * * Bu bilgilenme sürecinde benim dikkatimi en ziyade çeken husus, Hz. Peygamberin şahsında insaniyet-İslâmiyet denkliğini keşfetmem idi. Yakın zamanda yaşamış bir büyük düşünürün, İslâmiyeti neden ‘insaniyet-i kübra’ olarak tarif ettiğini, Hz. Peygamberin şahsında, net bir biçimde kavrama imkânı buluyordunuz. O, kelimenin tam anlamıyla ‘insan’dı. Bir insan nasıl olur, insan insanlığını nasıl gerçekleştirir, insan insan olarak ona verilmiş yetenek ve özellikleri nerede nasıl kullanır ve ne şekilde geliştirir gibi soruların cevabı onun hayatında, özünde, sözünde apaçık vardı. Onun hayatını ve sözlerini okurken, kişinin islâmiyeti onun insaniyetinin gelişmişliği nisbetinde gelişir dersini almıştım açıkçası... Kaba bir insan ama mükemmel bir müslüman olmak; insaniyeti geri, İslâmiyeti ileri olmak, anladığım kadarıyla, mümkün değildi. Bizatihî Peygamberin “Sizin Cahiliye döneminde en hayırlılarınız, hakkı kabul ve teslim ettikten sonra, İslâm döneminde de en hayırlılarınızdır” derken dikkat çektiği üzere, ‘islâm’ olarak en hayırlı olabilme potansiyeli, ‘insan’ olarak en hayırlı olana aitti. Onun “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez” hadisi de, kişinin insaniyetinin gelişmişliği nisbetinin islâmiyetinin gelişme kaydedeceğine dair bir hatırlatma hükmündeydi. “Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semada bulunanlar da size rahmet etsinler” hadisi, bir başka örneğiydi bunun. “Allah yumuşaklıkla muamele edendir, yumuşak huyluluğu sever ve yumuşak huyluluğa karşılık olarak verdiğini başka hiçbir şeyle vermez” hadisi de... Aynı şekilde, “Allahu Teâlâ güzeldir, güzel olanı sever; temizdir, temizliği sever; kerîmdir, keremi sever; cömerttir, cömertliği sever” gibi, “İnsanlara merhamet etmeyene Allah rahmette bulunmaz” gibi hadisler de, insaniyet-İslâmiyet denkliğine dikkat çekmekteydi. * * * Yine de, güzel peygamberin (a.s.m.) hayatını okurken ondaki inceliğin farkına varmamı sağlayan en önemli husus, insaniyet-İslâmiyet denkliğini gösteren nebevî söz ve tavırlardan ziyade, onun ayrıntılardaki hassasiyeti idi. Onun ashabına yaptığı, “Sizden biri bir meclis veya bir çarşıdan geçerken elinde ok bulunduğu takdirde, okun demir kısmını tutsun, onunla bir müslümanı yaralamasın” ikazı, bunun bir örneğiydi. Hz. Peygamber, benzer şekilde, bir insanın elindeki kılıcı veya bıçağı kabzasını kendi elinde tutar, keskin kısmını muhatabına uzatır şekilde tutmasını hoş görmeyip yasaklamıştı. Diğer taraftan, gencecik yaşında Peygamberden incelik dersi almış bir sahabinin, Abdullah b. Ömer’in bildirdiği üzere, “Resûlullah aleyhissalatu vesselam kişinin arkadaşlarından izin almadan iki hurmayı birlikte yemesini yasaklamıştı.” Başkalarının hukukuna saygı noktasında, ancak bu kadar incelir ve çevresini bu kadar inceltir idi insan. Oysa, onun ayrıntılardaki inceliği, bu kadarla sınırlı değildi. O ki, yemeğe davetli olduğu bir eve giderken, davetli olmadığı halde onlarla birlikte gelen bir insanı izinsizce içeri almak yerine, ev sahibinin iznini ve rızasını alma yolunu seçmiş; “Ben Resûlullah’ım! Yanımdaki kişiyi de elbette buyur etmesi gerek” gibi bir tavra asla girmemişti. O ki, birçok hadisin belgelediği üzere, evinde veya dışarıda, hiçbir vakit herhangi bir yemek aleyhine lâf etmemişti. “İştah duyduğu bir yemek ise yer, hoşuna gitmeyen bir yemek ise terkederdi.” O ki, “Biriniz için hizmetçisi yemeğini yapıp getirince, o, yemeğin sıcaklığını ve kokusunu almış, canı çekmiştir. Öyleyse, yanına oturtup onunla birlikte yesin. Eğer yemek az ise, hiç olmazsa eline bir veya birkaç lokmalık koysun” inceliğini ashabına öğretmişti. O ki, Allah Resûlünün önüne sirke ve ekmekten başka birşey koyamayışına üzülen fakir bir ev sahibini şu sözlerle sevindirmişti: “Sirke ne iyi katık! Sirke ne iyi katık! Sirke ne iyi katık!” Böylesi davranışlar, küçük olaylara, ayrıntılara dair idi elbet. Bu kadar inceliği gereksiz görenler de çıkabilirdi. Ama o, incelikler peygamberiydi ve her zaman inceydi. Ve onun nazarında, küçük olaylar, hiç de küçük olmayan olaylardı. O, “Ameller kap gibidir. En aşağısı güzelse en yukarısı da güzel olur; en aşağısı bozulursa en üstü de bozulur” buyuran güzeller güzeli değil miydi? * * * Onun hayatını okurken, insan her karede ayrı bir incelikle karşılaşıyordu. Onu tanıma bahtiyarlığına kavuşmuş insanların şahitlikleri, bu inceliklere dair birer nümuneydi. Onlardan biriydi Enes. On yaşında tanıdığı Peygamberle on senelik beraberliğini şöyle tarif etmedeydi: “Resûlullah’a tam on sene hizmet ettim. Bana bir defa bile, ‘Öf!’ demedi. Yaptığım birşeyden dolayı ‘Niye böyle yaptın?’ diye azarlamadığı gibi, yapmadığım birşey sebebiyle ‘Şöyle yapsan olmaz mıydı?’ da demedi.” Geçici bir süre için Hz. Peygamber’in yanına gelen bir grup gençten biri olarak Malik b. Huveyris de, yirmi günlük bu beraberlik esnasında ruh dünyasına bir dizi nebevî inceliği sindirenlerdendi. Ki, onun için en manidarı, beraberliğin final sahnesiydi: “Biz, aynı yaşlarda bir grup genç, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a gelmiş ve yirmi gün boyunca yanında kalmıştık. Resûlullah çok merhametli ve şefkat dolu bir kimseydi. Yakınlarımızı özlediğimizi anlayınca, geride ailemizden kimleri bıraktığımızı sordu. Biz de kendisine söyledik. O zaman şöyle buyurdu: ‘Haydi ailenizin yanına dönün ve onların yanında kalarak kendilerini bilgilendirin...” Abdullah b. Büsr ise, en ziyade, bir yemek esnasında sergilediği tevazuyla hatırlıyordu Hz. Peygamberi: “Peygamberin (a.s.m.), dört kişinin taşıyabildiği bir yemek kabı vardı. Kuşluk vakti girip kuşluk namazı da kılındıktan sonra, içinde tirit bulunan bu yemek kabını getirdiler. Ashab-ı kiram yemek için kabın etrafına toplandı. Sahabiler çoğalınca, Resûlullah (a.s.m.) diz çöktü. Bunu gören bir bedevî, [küçümser bir edayla] ‘Bu nasıl oturuş?’ diye sordu. Resûlullah, ‘Allah beni mütevazi bir kul olarak yarattı. Kibirli, kasılan biri yapmadı’ diye cevap verdi.” Ebu Musa el-Eş’arî için ise, Hayber seferinde aldığı bir incelik dersi unutulur gibi değildi: “Bir sefere çıkmıştık. Halk [yolda bir ara] yüksek sesle tekbir getirmeye başladı. Bunun üzerine, Hz. Peygamber ‘Nefislerinize karşı merhametli olun. Zira sizler, sağır birisine hitap etmiyorsunuz, muhatabınız gaip de değil. Sizler gören, işiten, nerede olsanız sizinle olan bir Zât’a hitap ediyorsunuz. Dua ettiğiniz Zât, her birinize, bineğinin boynundan daha yakındır’ dedi.” Onun bir başka seferde sergilediği bir diğer incelik de, önce sahabilerin zihnine, sonra hadis ve siyer kitaplarına yazılarak bugünlere gelmişti. Hudeybiye seferinde, kurbanlar kesildiğinde, uzaktan, et istemek üzere o tarafa doğru gelen dilencileri görmüştü Hz. Peygamber. Hiç ses etmeden dursa bile, o insanlar beş-on dakika sonra zaten yanlarına geleceklerdi. Ama o, bir insanın izzetiyle ikram görmek yerine, zilletle dilenmesine razı olmadığı için, kendisi onlara seslenmeyi tercih etmişti: “Buyrun, alın etlerimizden...” * * * Bunlar, onun bir incelikler peygamberi olarak ashabının şahsında bütün mü’minlere ders verdiği inceliklerin birkaç örneğiydi yalnızca. Bu dersleri kendi dünyasında biraraya getirmeye çalışan bir sahabi bir bütün olarak onun inceliklerini saymaya başladığında ise, sayfalar boyu uzayıp giden bir anlatım gerekmekteydi. Hz. Peygamberin ahlâkının Hz. Ali’nin ağzından anlatıldığı hadis, bunun bir deliliydi. Aşağıdaki tarifler, bu upuzun hadisten sadece küçük bir kısım idi: “. . . Yumuşak huylu idi. Merhameti, bağışlaması boldu. Katı kalbli değildi. Hiç kimseyle çekişmezdi. Hiç bağırıp çağırmaz, kötü söz söylemezdi. Hiç kimseyi ayıplamazdı. Pinti ve cimri değildi. Hoşlanmadığı şeye göz yumardı. Umanı umutsuzluğa düşürmezdi. Birşey hakkındaki hoşnutsuzluğunu açığa vurmazdı. . . . Hiçbir kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınamaz, ayıplamazdı. Hiç kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı. Hiç kimseye hakkında sevaplı ve hayırlı olmayan sözü söylemezdi. . . . Mecliste yerlerden bir yeri kendisine belirlemez, böyle yapmayı men ederdi. Nerede olursa olsun, oturan bir cemaatin yanına vardığı zaman üst başa geçmez, meclisin sonuna oturur ve böyle yapmalarını Müslümanlara da emrederdi. Kendisiyle birlikte oturan herkese nasibini verir, öyle ikram ederdi ki, herkes Resûlullah katında kendisinden daha mükerrem bir kimse yok sanırdı. Kendisiyle oturan veya gelip hâcetini arzeden kimsenin herşeyine, dönüp gidinceye kadar katlanırdı. Bir kimse, kendisinden bir hâcette, istekte bulununca, onu reddetmez, verir, yahut tatlı ve yumuşak bir dille geri çevirirdi. Onun döşeği ve güzel ahlâkı, bütün insanları içine alacak kadar genişti. Onlara şefkatli bir baba olmuştu. . .” Hanımı Hz. Hatice’nin oğlu, kendisinin ise üvey oğlu olan Hind b. Ebi Hâle ise, yine sadece bir kısmını aktardığımız bir diğer uzun hadiste, şu incelikleriyle anlatıyordu onu: “Birisiyle karşılaştığı zaman, önce kendisi selam verirdi. Resûlullah aleyhisselam daima düşünceli idi. Susması, konuşmasından uzun sürerdi. Lüzumsuz yere konuşmazdı. Kimsenin gönlünü kırmaz, kimseyi hor görmezdi. Kendi şahsı için asla kızmaz ve öç almazdı. Kızdığı zaman, kızgınlıktan hemen vazgeçer ve kızgınlığını belli etmezdi. En ufak nimete bile saygı gösterir, hiçbir nimeti yermezdi.” Onun ahlâkı kendisine sorulduğunda “O Kur’ân’la ahlâklanmıştı” gibi kısa ama Kur’ân sayfaları kadar geniş ve derin bir cevap veren Hz. Âişe validemiz, şu ifadeleri de kullanıyordu onun için: “İnsanların en güzel ahlâklısı idi. Hiçbir çirkin söz söylemez ve hiçbir çirkin harekete tenezzül etmezdi. Çarşı ve pazarlarda bağırıp çağırmaz, kötülüğü kötülükle karşılamazdı. Fakat, affeder ve bağışlardı. İnsanların en nâziği, en iyi huylusu ve en güleç yüzlüsü idi. Allah yolunda cihad dışında ne bir hizmetçiye, ne bir cariyeye, ne de bir kimseye el kaldırmış, vurmuştur.” * * * Onun bu dikkat ve rikkati, yalnız insanlarla sınırlı kalmayıp, sair canlıları da kuşatmış haldeydi. Onun sair canlılara yönelik bu şefkati, diğer bir açıdan, ondaki inceliğin ‘desinler’ diye sergilenen bir incelik olmadığının da göstergesi |